Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
'Portakal'da değişim rüzgarları esiyor
'Portakal'da değişim rüzgarları esiyor
11 Ekim 2010 / 12:06
Kerem Akça, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ilk çeyreğini değerlendirdi

9-14 Ekim 2010 tarihleri arasında düzenlenen, uluslararası jürisinde bulunduğum 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin özellikle Türk filmlerinin galalarını yapma özelliğini bu yıl da sürdürdüğü görülebiliyor. Geride kalan iki günde de Sinan Çetin’in son filmi “Kağıt” ile Tolga Karaçelik’in ilk yönetmenlik denemesi “Gişe Memuru”nun öne çıkması, postmodern eğilimlerin ve biçimci yönetmenliğin sinemamızı kasıp kavuracağına dair yeşeren umutlarımızı güçlendiriyor. Öyle ki biri politik bir Yeşilçam taşlaması, diğeri ise Coenesk bir kara komedi. Şimdilik de Toronto Film Festivali’nde izlediğim “Çoğunluk” ile birlikte ulusal yarışmanın en iyileri konumundalar. Bu durum alışık olduğumuz minimalist sinemanın biraz dışarıda kalabileceği gerçeğini de beraberinde getiriyor. Sonuçları zaman gösterecek. Ancak ne olursa olsun genel tabloda ulusal sinemada ‘postmodern’ ve ‘popüler’ kavramlarının bir adım öne geçtiği gerçeğini gözlemlemek mümkün.

Türk sinemasının belli dönemlerde ‘hakim eğilimler’ üzerinden yürüdüğünü hepimiz biliriz. Bu seneler önce ‘Yeşilçam melodramları’ idi, son 15 yılda ise ‘Minimalist sanat sineması’ olarak değişti. Ancak daha önce de defalarca kez belirttiğim gibi sinefil yönetmenlerin devreye girip sektörün genişlemesiyle birlikte alanda bir çalkalanma yaşanmaya başladı.

Biçimci yönetmenlerin ve postmodern sinemanın hakimiyeti hissediliyor

Öncelikle popüler sinema kanadında tür filmlerine olan eğilimler arttı ve bir kısım yönetmenler üredi. Bunun ardından ise Tarantino, Coen Kardeşler, David Lynch gibi yönetmenlerin de başarılarının etkisiyle ‘postmodern sinema’ ekolünün temsilcileri devreye girmeye başladı. Bu doğrultuda aslında bunların ilki için Ömer Faruk Sorak, Mahsun Kırmızıgül, Abdullah Oğuz gibi; ikincisi için ise Onur Ünlü, Mahmut Fazıl Coşkun, Hakkı Kurtuluş-Melik Saraçoğlu gibi yönetmenlerin isimlerini vermek mümkün.

Ancak işin daha da garibi bu alanlarda faaliyet gösteren filmlerin bir kısmının da ‘biçimci yönetmenlik’ geleneğinin ışığında ilerlemesi. Böyle olunca da minimale ve Yeşilçam geleneğinin gramersizliğine alışık izleyicinin bir anda ters köşeye yatırılması da kolaylaşıyor haliyle…

90’ların minimalist sinema ekolünden bir isim yok

Belki 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin daha önceden izlediğim ve ilk hafta sonunda görücüye çıkan filmleri arasında “Çoğunluk” gibi Avrupa minimalist sinemasının ve “Zefir” gibi İran minimalist sinemasının ekolünü benimseyen eserler var.

Hatta yarışmadan son anda, Adana Altın Koza Film Festivali’nde ödül aldığı için çıkarılan “Bal” da bu ekole mensuptu. Ancak bu yılın programının Semih Kaplanoğlu ve “Saç” ile yarışan Tayfun Pirselimoğlu’nu bir kenara bırakınca; onları da içine alan 90’ların minimalist jenerasyonunun eserlerini barındırmaması da bir gösterge.

O dönemden sadece Derviş Zaim’in “Gölgeler ve Suretler”i olsa da bu durumun getirisi olmasına alıştığımız ‘O yönetmenlerin arasında geçer yarış’ önyargısı söz konusu değil. Zaten Zaim de keskin bir minimalist değil, postmodern denemeler yapıyor daha çok. Onların arasında da Reha Erdem ile birlikte en ayrıksı isim idi.

“Kağıt” ve “Gişe Memuru” değişimin habercisi iki başarılı eser

Zaten festivalin ilk çeyreğinde de iki postmodern ve biçimci film dikkat çekti bu eğilimler ışığında. Sinan Çetin’in yani tür sinemasında faaliyet gösterdiğini bildiğimiz bir yönetmenin son eseri “Kağıt” ile Tolga Karaçelik’in ilk yönetmenlik denemesi “Gişe Memuru”nun popüler sinemaya yakın seyredirken başarıya ulaşmaları bu kabuk değiştirme sürecinin yeni bir kanıdı adeta.

“Kağıt”ın Yeşilçam taşlaması ve anayasa üzerinden politik taşlama yapmak için yola çıkarken, adeta ‘kağıt estetiği’ oturma sevdasıyla beyaz filtreli görüntüler yumağına dönmesinin yanında bu durumu Frank Miller uyarlaması çizgi roman uyarlamaları kadar belirgin bir ihtişamla sunması şaşırtıcı. Zira bu durum klostrofobik bir ‘kanunların sıkıştırdığı dünya’ yaratırken adeta yeşil ekran teknolojisinden izler varmış gibi bir izlenim de veriyor.

Alşıkanlıkları bozan bir görsellik

Öyle ki bir seri katil filmi gibi başlayıp o kısmında William Wyler’ın “Koleksiyoncu”sunu (“The Collector”, 1965) (oradaki kelebekleri kağıtlara çevirerek elbette) akla getiren eser, 1977 yılına gidip ‘Yeşilçam karşıtı devrimci yönetmenin bir memur tarafından engellenmesi’ meselesinin üzerine gitmeyi tercih ediyor.

Bunun devamında da işlenmiş yapay HD görüntülerinin 16 mm ile bütünlendiğini görüyoruz. Böylece karşımıza Yeşilçam’ın geleneğinin o ‘çapsız görüntüleri’nin dalgasını ya da sefasını süren bir yapıt da çıkıyor. O renk paleti HD’nin beyaz dışavurumu ile birleşip postmodern bir oluşum sunuyor.

Yönetmenin eseri başta Öner Erkan’ın başrol performansı olmak üzere üst düzey oyunculardan güç alırken, bunun devamında da fazlasıyla ‘parodisel’ bir güdü aşılıyor. Buna ilerlerken Yeşilçam’ın abartılı ölüm, ayrılma, aşk gibi ele aldığı kavramları taşlamasının yanı sıra Banu Alkan’a dokundurtmayı da ihmal etmiyor. Çok yönlü bir film “Kağıt” ve bazı eksiklerine karşın şimdilik “Çoğunluk” ile birlikte yarışmanın en iyisi.

Coenesk bir kara komedi

Aslında Sinan Çetin’in filmografisinin belki de en önemli eseri ve dönüşüm filminin yanında “Gişe Memuru”nu da es geçmemek olmaz. Öyle ki Serkan Ercan’ın canlandırdığı ‘gişe memuru’ karakterinin gözünden hayal-gerçek arasında kalmış öznel bir dünya yaratırken, bunu Coenesk bir kara komedi edasına büründürerek zirve yapıyor.

“Vavien” (2009) ile akrabalık bağları kurarken sürrealist öğelerinin gerçekçiliği de dikkat çekiyor. Karaçelik’in kontrolünün altında bir karakterin portresini hakkıyla çıkardığı söylenebilir “Gişe Memuru”nun. Bunu da adeta tecrübeli bir yönetmenin ustalığı ile tamamına erdirebiliyor.

Tolga Karaçelik’in adının tür sinemasında çokça anılacağına şüphe yok

Öyle ki daha açılış jeneriğindeki kapitalizmin o çok sesliliğinden bunaltan hızlı kurgusu ve onun aralarındaki ‘duraklama ara planları’ ile birlikte bir kapitalizm etkili yalnızlık şiiri olarak start aldıktan sonra, uzun planları ve geniş açı objektiflerini de aynı oranda kullandığını görebiliyoruz.

Eser aslında gün ışığında bir kara komedi olarak da anılabilir. Ancak alanında yaptığını başarıya ulaştırıyor. Ömer Faruk Sorak’tan sonra video klipçi bir yönetmenin daha kariyerinin doğuşunu müjdeliyor. Karaçelik, eline hangi türü alsa ondan eli yüzü düzgün bir sinema filmi çıkaracak kalibrede bir isim ona şüphe yok.

“Çoğunluk” hala favori

Bilmiyoruz önümüzdeki günler neler gösterir ama şimdilik biçimci yönetmenlerin ve postmodern sinema eğilimlerinin çarpıcı yükselişinden etkiler dalgalanıyor Antalya sahillerinde.

“Kağıt”ın beyaz filtreli dünyasına da “Gişe Memuru”nun video klip estetiğiyle açılan jeneriğine de alışmak zor Türk seyircisinin alışkanlığı için. Bu sebeple de “Çoğunluk” ödülün favorisi. Ancak böylesi başarılı denemelere de yan dallarda dikkat etmek lazım.

habertürk

Bu haber toplam 51 defa okunmuştur
Sitenizi Ekleyin!
DİĞER HABERLER
Yes Feromon!