Destek: bilgi {@} haberine.com | Yazılım ve Sistem Yönetimi: CM Bilişim
| DOLAR | ![]() | |
| EURO | ![]() | |
| IMKB | ![]() | |
| ALTIN | ![]() |
| Ankara | 11/21 ºC |
| İstanbul | 15/21 ºC |
| İzmir | 13/22 ºC |

Radyonun sesine abanıyorum. “Ve o an gelir de” diyor genç adam ve ekliyor; “İşte o an ben yaşayamam”. Bu kez de ‘m’ harfi fazlasıyla uzun. Küçük bir araştırma ve sesin sahibi çıkıyor ortaya; Rafet El Roman. Cezayir kökenli Fransız şarkılarının revaçta olduğu bir dönemden bahsediyorum. Rai tarzı müziğin yılları kısaca. Onlardan biri zannediyorum önce.
Sonra olmadığı ortaya çıkıyor. Elinde gitarıyla o zaman çalıştığım HBB televizyonunun koridorlarında selamlaşıyoruz ilk kez. Ve son olmuyor... Rafet El Roman müziğiyle hayatımıza gireli yirmi yıla yaklaşıyor. Bu zaman içerisinde bir albüm fabrikası gibi çalışmış. Türkçe’si artık düzgün. Üstelik kendi eliyle yetiştirdiği bir dolu genç Rafet El Roman var ortada... Geçmiş zaman içinde ‘ailecek görüşülen’ yemeklerde yapılan sohbeti yenileyerek buraya taşıma fikrinden bahsediyorum ve kabul ediyor. İşte 2011 model Rafet El Roman!
Almanya macerası devam ediyor mu, yoksa ‘kesin dönüş’ yaptın mı memlekete?
Buradayım şimdilik. Çok iş var. Albüm yeni çıktı sayılır. ‘Sevgiye Zaman Ver’. O zaman verilene kadar buradayım kısacası...
Türkçen düzelmiş. Şarkılarında harfleri uzatmıyorsun artık. Ama hiç vazgeçmediğin tema sevgi sanırım, bir o takıntın düzelmiyor...
Doğrusu düzelmeyecek de. İnsan yıllandıkça sevgi, aşk, hüzün, ayrılık gibi duygular farklı anlamlar kazanıyor. On yıl önce bu konularda ettiğin her cümle on yıl sonra eskiyip gidiyor. Duyguların sürekli yenilenmesi ve olgunlaşması gerekli bana göre. Bu yüzden müzikal tavır değişse de içerik yenilenmeye açık olarak hep aynı kalıyor.
Rafet El Roman olarak hayatımıza girişinin üzerinden çok zaman geçti. Almanya’da mı keşfettin kendini ilk kez?
Tam olarak değil. 1974’te gittim Almanya’ya. Müzik benim için çok daha eski, çocukluğumda Edirne’deki köyde yaşadığımda vardı. Her akşam dedemle kahvehaneye giderdik. Orada televizyonda Türk Sanat Müziği korolarına takılıp kalırdım, hayranlıkla izlerdim... Dedemle yine bir akşam eve gidiyoruz; “Dede ben de şarkıcı olabilir miyim?” dedim. Dedem, “Oğlum iste, dua et, yalvar, hayatta her şey olursun” dedi. Bu cümle benim hep aklımda kalan bir cümledir. Dedem ne dediyse yaptım üstüne bu kadar çok çalışmayla da bu hayalim gerçek oldu. Almanya’da başladım sayılır ama Türkiye’ye geldiğimde dönüm noktam oldu diyebilirim...
Bir kasketin vardı. Hiç başından çıkarmazdın...
Aksesuar severim. O yıllarda öyle bir hevesim vardı. Ama yıllar içinde albümler ve müzikal yapım değiştikçe aksesuarlarım da değişti. Mesela şimdi sadece siyah giyiniyorum...
Neden yas mı var?
Hayır, albümün içeriği gereği böyle. Yarın farklı bir çalışmada farklı bir tavırla çıkabilirim ortaya. İnsan kendini yenilemeye açık olmalı her daim. Bir de ben ezber olmayan şeyleri seviyorum. Aynı yere takılıp kalmak insanı bir dönem sonra boğar. Sıra dışı şeyleri seviyorum ben. Siyah bugün için sıra dışı benim için. Yarın beyaz olabilir sıra dışı olan.
‘Doğru olan sanatçının entegre olabilmesi...’
Hayatımıza girişin de sıra dışı oldu. Mesela ben seni hep Eros Ramazotti tadında buldum. Kimlerden etkilenmiştin o yıllarda?
Müziğin içinde yaşıyorsun ve etkilenmek çok doğal. Ramazotti’yle benzer bir müzikal tavrımız vardı. Ama ben bunun Türkiye’de tutmayacağını düşünüyordum. Müziğimin içine sesimi kullanarak melodik efektler koydum. Bu yeniydi. Nefesini ve sesini farklı kullanmak. Üzerine bir de farklı bir şiveyi ekleyince benzerlerimden ve daha da önemlisi etkilendiklerimden sıyrıldım.
Aynen öyle. Bir de seni farklılaştıran şey, o yıllarda kendi kliplerini bizzat kendin çekiyor oluşundu. Sinema da yaptın sanırım Almanya’da, buralara gelmeden önce.
16 yaşında filandım. Sinemada rol kapmaya çalışıyordum. Sonra bir gün istediğimi aldım. Kamera önü kadar arkasıyla da ilgilenerek belli bir birikim sağlamıştım. Onu kliplerimde kullandım ve hepsi bir kısa metrajlı film tadında oldu. Bana göre doğru olan bir sanatçının entegre olabilmesi. Kendi ürettiklerinin değerini yine kendisi arttırabilir. Bu yüzden kendim ürettim, kendim söyledim, kendim oynadım ve kendim yönettim tüm işlerimi.
‘İnternet benim için önemli bir sosyalleşme platformu’
Sinemaya girmişken, o yıllarda çok farklı bir yüz olarak birkaç filmde de önemli roller aldın. Bitti mi sinema serüveni?
Bana göre bitmez ama nadasa bırakılır. Şimdiki önceliğim müzik. Yıllar sonra sinemada da bir ustalık dönemine gireceğimi düşünüyorum ama. Kimileri bir dönem sonra sinemanın yerini internet ya da başka teknolojilere bırakacağını ve filmlerin süresinin kısalacağını söylüyor. Ben tam tersini düşünüyorum. İnsan kendini anlatabilmek, meselesini aktarabilmek için daha uzun sürelere ihtiyaç duyacak sinema sanatında. Filmlerin süreleri uzayacak. Ben o dönemde olmak istiyorum sinemanın içinde. Neyse; bir tercih yapmam gerekti geçmiş yıllarda ve müzikal serüveni daha heyecanlı buldum.
Teknolojiyi reddetmiyorsun sanırım.
Hayır tam tersine fazlasıyla da kullanıyorum. Mesela internet benim için çok önemli bir sosyalleşme platformu. Mesela internette www.muzikbenimhayatim.com diye bir site kurdum. Buradan müziğiyle sesini duyurmak isteyen pek çok gence piyasaya doğru yollar açıyorum. Çok müthiş yetenekler var müzik işi içinde. Ama bir türlü duyuramıyorlar seslerini. Burada belirlediğim yeteneklerin hem sesini hem de ismini duyurabilmesi için projeler üretiyor, hayata geçiriyorum.
Bir nevi menajerlik sistemi mi?
Hayır, kol kanat germek diyorum ben buna. Yetenekleri yalnız başına bırakırsanız bir dönem sonra köreliyorlar. Oysa ki onları bulup, işleyip değer haline getirmek çok önemli. Böylece sınırları daralan sektöre de bir nefes getireceğime inanıyorum.
Yusuf Güney örneğinde olduğu gibi mi?
Yusuf çok aştı bu safhaları. O artık bir marka. Üstelik kendi başına bir marka. Benim ağabeyliğime ihtiyacı yok. Ama Yusuf gibi bir dolu yetenek daha var ve bir yerlerde keşfedilmeyi bekliyorlar. Onları bulmak, yetenek avına çıkmak oldukça keyifli. Mesela şimdi bu arkadaşların 24 tanesiyle 24 şarkılık bir albüm çıkarmak üzereyiz.
Keyfe girmişken keyif kaçırıcı bir soru sorayım. Yakın dönemde müziğinden çok magazin yönün konuşuldu medyada. Boşanmalar, ayrılıklar, aldatmalar...
Bu konularda konuşmuyorum artık. Ben çocukları olan, geçmişindeki herkese, eski eşlerine, çocuklarının annesine saygı duyan bir adamım. Aldatma bana göre büyük bir yanlış. Ve bu duygular üzerinden laf üretme çabası da öyle. Benim için tek bir duygu var. Tüm filmlere, müziklere, edebiyat eserlerine en büyük konu kaynağı olan aşk. Bu duyguyu konuşmak daha sevimli Rafet El Roman için.
Katılıyorum. Ama yine de seni sarsan aşkların müziğini yapmıyor musun? Müziğinde ayrılığın da önemli bir yeri yok mu?
Beni şaşırtan bir şey söylemek isterim. Bütün şarkılarımı o anlarda sevdiğim ve aşık olduğum insanlara yaptım. Şimdi konserlerde onları okuduğumda duygum aynı ama o sevdiğim, aşık olduğum insanlar yok artık duygunun içinde. Müziğe olan aşkın geçmediğine inanıyorum. Müziğin içinden aşk geçebilir ama melodi kalır, o anlık duygu silinir gider bir süre sonra.
Eh peki, öyle bir aşktan söz edince aşkla okuduğun şarkıların hangileri acaba? Bir de sen dinler misin kendi şarkılarını?
Dinlerim elbette. Kendi müziğimi seviyorum ve dinliyorum. Şarkılarım arasında bir seçim yapmam zor ama ne bileyim benim için hala ‘Bana Sen Lazımsın’ ve ‘Direniyorum’ okumaktan hiç sıkılmayacağım şarkılarım.
Ben de ‘Son Mektup’ ve ‘Beni Affeder misin?’i başa koyarım Rafet. Peki kendi dışında kimleri dinliyorsun şu sıralar. Mesela nefret edip, asla dinlemeyeceğini düşündüğün birileri var mı?
Müzisyen asla kendi meslektaşlarından nefret etmez. Belki tarzlar uymayabilir ama üretim süreci çok farklı değil. Şimdilerde yapılan bazı müzikleri çok gürültülü buluyorum. Kapatıyorum ve bitiyor. Ama Türk pop müziğine karamsar bakmıyorum. Türkiye’de güzel işler yapılıyor. Beni rahatsız eden tek şey sosyal medyada insanların çok cömert bir şekilde kendilerini harcaması ama duygulara gelince çok cimri davranıyorlar...
Cömertlik deyince; biliyorsun Hilal Cebeci bir sosyal paylaşım sitesinde birbirinden cömert fotoğraflarıyla bir tribün yarattı kendine. Duygu yok mu yani orada?
O konu hakkında pek bir şey düşünmedim. Bir insan bunu niçin yapar? Bunun altında yalnızlık yatmıyor mu? Çaresizlik yatmıyor mu? Aslında bunun altında “Böyle salakça şeyler yaparak popüler olayım” duygusu yatmıyor mu? Bir duygu var ama o duyguya bir yerde üzülüyor insan.
‘Hatalar yaptım ama özür dilemeyi becerdim’
Peki senin de kendin için üzüldüğün anlar oldu mu? Pişmanlık duyduğun anlar?
Olmuştur. Hatalar yaptım elbette. Ama özür dilemeyi becerdim. Affedilmeyi istedim. Ufak tefek şeyler olarak görüyorum hepsini. Ama toplamında bizi insan yapan şeylerin içindedir de pişmanlığımız. Önemli olan karşımdakinin de pişmanlık gibi insani bir duyguya sahip olabilmesi. Geçmişte müezzinlik yaptığım için sosyal ortamlarda beni eleştiren insanlar da pişmanlık duyuyor mu mesela; bu da önemli.
Evet sanırım Almanya’da yapmıştın.
İslam Kültür Merkezi’nde yaptım. Bir dönem sonra insanlar bunu farklı mecralara çekmeye, beni birileriyle ilişkilendirmeye kalkıştı. Bazı yorumlar insani sınırları aştı ve küstahça oldu. Canım çok sıkıldı o dönem. Ama insanların şimdi sosyal medyayı ağırlıklı olarak hakaret ve eleştiri için kullandıklarını düşününce çok da önemsemiyorum söylediklerini.
Sanırım kararını aldığın bu kayıtsızlık hali genç tutuyor seni. Yıllar mesela sana hiçbir şey yapamıyor. Hep daha gençleşen bir halin var...
Kendime bakıyorum. Egzersizleri ve diyetleri kontrollü yapıyorum. Mesela çok fazla yemek ayırt etmem ama yağlı olmamasına dikkat ederim. Özellikle İtalyan mutfağından vardır, Çin mutfağından vardır sevdiğim yemekler. Ama en çok sevdiğim Türk mutfağıdır. Yağını azaltsanız da lezzeti aynı kalır. Kendisine lezzetle bakması insanı genç tutuyor!
Bir de zaman ayırması sanırım kendine...
Evet; kendine ve sevgiye. Sevgiye zaman ver Mesutcuğum sen de!
Kaynak:Posta








